Van Maceram (Yazı dizisi - 2)

…. Öğleden sonra 3’te minibüsümüz nihayet hareket ediyor. İnsan kalabalığı kadar çanta, valiz, karton kutularla dolu minibüs. Öyle ki bagaj malzemelerinden dolayı arka kapı her 5 kilometre bir açılıyor, yolcular şoföre anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor hep beraber bir şeylere gülüyorlar. Aklıma öğretmenlerimizin klasik sözleri geliyor. Komikse söyleyin bizde gülelim. Koca minibüste konuşmalara tepki vermeyen bir ben varım. Gülüyorlar tamam ama neye? Arada Türkçe konuşmaları yakalayabilirsem kendimi şanslı hissetmeye başladığım anlar… Yaklaşık bir buçuk saat sonra kulağıma navigasyonlarınız da ki o naif kadın sesini tahayyül edin işte tam bunun aksine “hedefinize ulaştınız”ın biraz şiveli ve kalın erkek sesiyle kendime geliyorum. Servisten zor bela iniyorum. Karşımda İlçenin en büyük (3 katlı!) binalarından biri olan Kaymakamlık Binası. Hani kırmızı fonun üzerine sarı harflerle yazılı “Saray Kaymakamlığı” yazmasa, indiğim yerin bir köy olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.   

Kaymakamlık Binasına adımımı atar atmaz polis arkadaşlarla hoş geldin! Faslını hızlıca geçiyoruz. Çünkü onlar benim şokta olduğumu benden daha iyi biliyorlar. Çünkü tecrübeliler. Nerede kalırız muhabbetinin ardından güzide ilçemizde öğretmen evi olduğunu söylediler. Şaşırdım. Şaşılacak ne var? Diyebilirsiniz. Ama ilk izlenimimle bile burada Öğretmen Evi’nin olması çok büyük bir lütuf! E birde öğretmenler yaz tatilinde… Odalar müsait. Demeyin keyfime!..  Demek isterdim ama işin rengi öyle değil. Anlatacaklarımın ardından “arkadaş sende yatacak yeri bulmuşsun daha Allah’tan belanı mı istiyorsun? diyebilirsiniz. Ödemeyi kurum prensibi olarak peşin peşin 1 haftalık bir güzel alıyorlar. E yarın başka yerde kalacak yer bulursam? Tabi tabi bulursun diyorlar bıyık altından gülerek.

Hiç gitmişliğiniz var mıdır bilmem. Ankara itfaiye meydanında ucuz oteller vardır. E orası Ankara her türden insan hastanelere, kamu kurumlarına, şuraya buraya herhangi bir nedenle çare aramaya geliyor. Her gelenin beş yıldızlı otelde konaklama imkânı olmadığı da aşikâr. Zaten birazda imkânsızlıktan Başkent’in o soğuk, gri havasını solumak zorunda kalıyorlar ya neyse… İşte maddi durumun kötüyse itfaiye meydanı denilen muhitte küçük bakımsız her türlü müşterilerin girip çıktığı yerler vardır. İşte girdiğim oda da aynı bu otel odaları gibi. İki yatak, arasında milyoncularda satılan katlanabilir masalardan, birkaç kanalın gösterdiği televizyon ve olmazsa olmaz gardırop. Banyo’yu bu şekilde detaylara inerek anlatmak isterdim ama mide rahatsızlığı olanları düşünerek detaya girmiyorum. Duş alamazsınız çünkü sıcak su yok. Buradaki insanlarında duş aldığı muhakkak bir yer vardır diyerek kendi kendime teselliler veriyorum. Akşam oluyor. Stresten, yorgunluktan mide alarm vermeye başladı. Bir şeyler yemek gerekir. Odadan çıkıyorum aşağıya iniyorum. Güler yüzlü kısa boylu esmer bir abimiz “lobi” de oturuyor. Selamünaleyküm, Aleykümselam faslından sonra, güzel ülkemin nereye gidersen git klişeleşmiş nerden geldin? Nerelisin? Evli misin-bekâr mısın?  Sorularına verdiğim samimi cevaplardan sonra nihayet araya girip söz alıyorum. Araya giriyorum çünkü belli ki bey amcamın da canı sıkılıyor. Bıraksam sahura kadar konuşur. Konuşmasına konuşulur da uzun ve stresli yolculuğun verdiği yorgunluk, açlık ve şaşkınlık üçgeninde sıkışıp kalmışım. Zaten ne yalan söyleyeyim kurduğu cümlelerin yarısından fazlasını anlamamakla beraber kalan kısmını da belli bir çözüm sürecinden sonra anlayabildim. Neyse bey amcamın es verdiği bir arada hemen söze giriyorum diyorum ki burada ne yiyebiliriz? Eh malum okullar kapalı öğretmenler yok doğal olarak da çıkan bir yemekte yok! İleriyi işaret ediyor ve bir ekmek fırınını tarif ediyor. Ramazan ayında hazır bir şey bulamazsın, orada git kendine pide falan yaptır önerilerinin ardından fırının yolunu tutuyorum.

[2. Bölümün Sonu]

Haber tarihi: 12 / 02 / 2018






Önceki: Van Maceram (Yazı dizisi - 3)
Sonraki: Van Maceram (Yazı dizisi - 1)