Swandor Topkapı Palace & Kolağası Zulmü

Güzel ülkem de tatil yapma lüksüne erişen kaç kişi vardır acaba? Bunun istatistiklerini araştırsak muhakkak ulaşırdım ama istatistiksel oranlara girmek bu yazının yazılma amacına ters düşeceğinden konuya bodoslama girmeyi tercih ettim. İstatistiklere gerek yok ama nüfusa oranla tatile gidenleri ele alalım. 1 haftalık çoluk çocuk kendinizi Ege’nin, Akdeniz’in soğuk sularına atmak demek, kışın üşümek demek, çocukların okul masrafları karşısında ezilmek demek, faturalara şaşırıp kalmak demek, bu üst baş bu senede bizi idare etsin demek…   Yani güzel ülkemde asgari ücretli çalışanlar için 1 haftalık tatil hayal, işçim için hayal, esnafım için hayal, emeklim için hayal… Geriye ne kaldı ki?

Geriye kalanlar için anlatıyorum. Evlisiniz, bekârsınız, çocuğunuz var ya da yok. Bütün kış çalışıyorsunuz, yoruluyorsunuz. Yaz geliyor eş, dost, arkadaşlar tatil planları yapıyor, giden gidiyor eğleniyor geliyor, nazire yaparcasına tatil fotoğraflarını sosyal medyadan gözümüze gözümüze sokuyor. En sonunda bir daha mı geleceğim dünyaya arkadaş deyip, fikrinizde olmayan tatile çıkma düşüncesi bir bakmışsınız zikre dönüşüyor.

Aynen böyle oldu. Yakın zamanda tanıdığım bir kardeşim ve 10 yıllık bir arkadaşlık geçmişine sahip, nadir dostlarımdan biriyle tatil planı yaptım. Tarihlerde anlaştık, ama gidecek yer konusunda ince eleyip sık dokumak var. Arkadaş diyor ki; yatacak yeri olsun gerisi önemli değil, dışarı çıkar yer, içer, gezeriz. Ben tabi hemen itiraz ediyorum. Çünkü tatil anlayışım bu fikre ayak direniyor. Güzel bir otel bulalım, denizi, havuzu, yemesi, içmesi, konaklaması, kısacası her şey bir arada olsun.

Bütün yılın sinirini, stresini, üzüntülerini, kötü haberlerini, gereksiz insan birikintilerini, gittiğim yerde kumlara üflemek, engin maviliklerin en uzağında bırakmak istiyorum. Saydığım tüm olumsuzlukları kısa sürelide olsa geride bırakmak hakkım. Parası neyse verelim diyorum, gidelim en iyi konaklama tesislerinden birine… Arkadaşlar ben gibi değil, ayak diremiyorlar sağolsunlar. Onlarda ben gibi düşünüyorlar, 1 haftalıkta olsa güzel bir tatil geçirip, sinirimizi zıplatan, kibirli, egolu insanlardan uzak kalmak herkese iyi gelecek diye düşüncesinden hemfikir oluyoruz.

Tatil günü geliyor, mola vere vere yaklaşık 10 saatte Antalya’ya ulaşıyoruz. Otelide ben seçmişim, öyle gözü kapalıda değil, otellere puan veren ulusal ve uluslararası acentelerin internet sitelerine tek tek bakmışım. Ortalamanın üzerinde bir puan almış. Otele sövende çok sevende… E herkesi memnun edemezsin olur o kadar diyorum. Acente yetkilisinin de önerisiyle rezervasyonunu yaptığım SwandorHotels & Resorts Topkapı Palace ‘nin kapısına biraz erken saatte dayanıyoruz.

Bütün tatil anılarını bende madde madde anlatıp düşman çatlatmak isterdim ama düşmanımın bu yazıyı okuyacağını hiç zannetmiyorum. O yüzden bu yazıyı kaleme alma nedeni mi sizlere kısa yoldan arz edivereyim.

Gittiğimiz otel, Osmanlı mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Mimarisi hoş. Dikey değil, yatay yapılaşma var. Otel geniş bir alana yayıldığından insan kalabalığı hiçbir yerde oluşmuyor. Çocuk havuzu, yetişkin havuzu, sakin havuzu, denize sıfır konumu, her şey güzel. Gitmeden önce okuduğum olumsuzluklar arasında otel odalarının eski olması ve geneli Kırgız, Özbek ve Türkmenlerden oluşan çalışanlarla oluşan iletişim problemleriydi. Şimdi bir odadan beklentiniz nedir bilemem. Evet odaların içerisi nereden baksanız 10 yıl geriden geliyor. Ama biz 3 arkadaş yatmadan yatmaya ziyaret edeceğimiz odayı problem yapmıyoruz. Çünkü 1 hafta boyunca sadece yatmadan yatmaya kullanıyoruz. Gelelim ikinci şikâyet konusuna. Çalışanların çoğunluğu gerçekten Kırgız. Aralarında Özbek’te var, Türkmen’de. Ve tabii ki Türk’te. Ama geçtiğimiz yıllarda ki tecrübelerime dayanarak hizmet açısından hiçbir eksikleri yok. Otelin spa bölümünden, spor salonunda çalışan arkadaş’a, lokantada sizleri karşılayanlardan, içeride hizmet veren garsonu, aşçısı, herkes elinden geleni yapıyor. Hani bazı Türk lokantalarında garsondan bir şey istersin ama ikinciyi istemekten çekinirsin ya, burada öyle bir şey yok. Burun kıvırmak yok, bu maaşa bu kadar çalışırım diyen yok.

“Ne övdün arkadaş, peki hiç mi kusuru yok bu otelin?” diye soracaksınız. Olmaz mı, otel “Topkapı Palace” olunca kendini bu isme kaptırmış bir “Kolağası” da son günümüzde bize çatıverdi.  Efendim kendilerinin ismini açıklamakta beis görmüyorum. Ağamızın, pardon müdürümüzün ismi Barış ALP. Kendileri PGS HOTEL’in bölge müdürü oluyormuş öğrendiğim kadarıyla.

Kolağamızla tanışmamız söyle gelişiyor; Otelde 6’ncı gecemiz. Ertesi gün otelden ayrılacağız yani. Otele giriş yapalı tek bir kare fotoğraf çekmemişiz. Nasıl olur? Bu sosyal medya hesaplarımıza yapılmış bir hakaret diyoruz. Alıyoruz profesyonel makinaları çıkıyoruz dışarı. 1,5 saatte 500’e yakın fotoğraf çekiniyoruz. Fotoğraf işini de hallettik. Bakıyoruz bar da hazırlıklar var. Akşama parti organizasyonu varmış. E madem öyle gidelim eğlenelim diyoruz son gecemizde. Daha kimseler gitmeden ayakta kalmamak için barda bir masaya oturuyoruz, makinalarda tabii ki elimizde, eğlence başlayana kadar çektiğimiz fotoğraflara bakalım diyoruz.

Herkes arı gibi çalışıyor. Sonra içeriye haber geliyor “müdür bey geliyor beyler” diyerek. Şefler garsonlara, garsonlar birbirlerine sataşa sataşa işleri yetiştirmeye çalışıyorlar. Müdür beyimiz yanında belli ki otel görevlisi bir hanımefendi ile kapıda beliriveriyor, ortalığı kesiyor, gözü her nedense bize takılı veriyor. Masalarımız uzak ama onun bize, bizim ona baktığımız aşikâr.  Sonra yanımızda bir garson beliriveriyor. Karşılarında ebeveynlerinden habersiz kaçmış gelmiş çocuklara benzettiklerinden olsa gerek muhabbet etmeye çalışıyor. Oda numaramızı soruyor arkadaşa, arkadaş gayriihtiyari cevap veriyor ama yanlış cevap veriyor. Sonra aynı garson dönüp dolaşıp tekrar masamıza geliyor, bana “abi seni bir yerden tanıyor gibiyim” diyor. Garsonun acemi hemşeri muhabbeti yaklaşımları iyice beni huylandırıyor, kendisine karşı masada oturan ağamızın ismini, görevini soruyorum. Zannedersiniz sadrazam torunu öyle bir tanıtıyor ki. Diyorum ya bence tamamen ortamın psikolojisinden etkilenmiş bazı çalışanlar. Kraldan çok kralcılıkta almış başını yürüyor. Saat: 21:25 oluyor. Sonra bir bakıyoruz yanımızda başka bir çalışan. “Efendim özür dileriz, barın kapıları 21:30’da açılacak. Bölge müdürümüz 5 dakika sonra gelmenizi rica ediyor.” Yani diyor ki emir erimiz; çıkın herkesle birlikte girin ağamızın gözüne battınız. Bizde gayet nazik bir şekilde 1 saattir beklediğimizi 5 dakika için çıkmamıza değmeyeceğini söylüyoruz. Kendisi ne iş yaptığımızı soruyor, otel müşterisi olduğumuzu kendisine de belirtiyoruz. Gidiyor. Kapılar açılıyor. Ağamız karşı masasında yanında, hanımefendi yardımcısı. Sürekli etrafa direktif veriyor. Sonra ne oluyor dersiniz? Öncekilerden farklı bir emir eri (-ki kıdemli olduğu giyiminden belli biz buna otele uysun diye Mülazım-ı Sani  (Asteğmen) diyelim!) beliriveriyor. İlk garsona verdiğimiz oda numarası yanlışmış. Güvenlik açısından oda numaramızı soruyor tekrar, ben garanti olsun, ağamız tüm erlerini üzerimize salmasın diyerek oda kartımızı veriyorum. Sıkıntı kesinlikle oda sıkıntısı değil, ama emin olmak için sıkıntının ne olduğunu soruyorum. Mülazım-ı Sani  mahcup, efendim eğer biz gazeteciysek özel bir isteğimiz var mıymış? Herhangi bir sıkıntı olursa çözebilirlermiş… Hayda arkadaşım 2 fotoğraf makinasıyla geldik diye bu ne tansiyon? Bu ne atraksiyon?  Velev ki gazeteciyim ne gibi özel isteğim olabilir ki?

Bitti mi? Bitmedi… Kolağamız, yanında ki hanımefendiyle gözden kayboluyor. Ama biliyorum ki farklı bir yerde avının açığını bekleyen avcı misali gözlerini bize dikmiş bizleri gözetliyor. Bütün hafta depoladığımız enerji çokbilmiş kolağamızın yüzünden bitivermiş. Her hareketinin izlendiği bir yerde eğlenmek ne mümkün. Arkadaşlara diyorum buranın tadı kaçtı! Gidelim gözden ırak olalım. Kalkıyoruz masadan arkamıza bir dönüyoruz, kolağamız hemen arkamızda. Diyorum kendi kendime “sabır çek engin” Bir sinirle dışarıya çıkacakken, ben yine rahat duramıyorum, kolağamızın sürekli yanı başında yer alan pek bir yetkili hanımefendinin (Kadın olmasından mütevellit, saygıda kusur etmemek adına ona hanımefendi demeye kararlıyım ki, en başından beri hanımefendiliğini bozmadı kendisi) yanına gidiyorum, kendisini dışarıya çağırıyorum. Çıkıyoruz, ilk sorum bir elimde cep telefonu, diğer elimde fotoğraf makinası arasında ki farkı soruyorum. Yani omzunda fotoğraf makinası taşıyan herkes gazeteci midir? Ya da her gazeteci fotoğraf makinası kullanmak zorunda mıdır? Hanımefendi cevap veremeden Kolağamız yanı başımızda bitiveriyor!

Soruyoruz, neden sürekli yanımıza birilerini gönderme gereğini duyduğunu? Efendim elimizde profesyonel makinalar varmış, zamanında yurtdışından gazeteciler gelmiş, çekim yapmış, oteli kötülemiş, dışarıdan gelip çekim yapabilirlermiş, güvenlik içinmiş… miş, miş de miş miş… 10 dakika konuştu beni ikna edemedi çünkü bunları hiçbiri bahane değildi.  Muhabbeti koparan ise benim gayet samimi sorduğum; madem güvenlik endişeleri var, neden diğer oteller gibi kol bandı uygulanmadığı? Hem böylelikle müşterileri rahatsız etmemiş olmaz mısınız? Bu sorunun ardından saygıdeğer Kolağamız kalitesini gösterdi ve şöyle bir cevap verme gafletinde bulundu; “Bundan sonra ki tatilleriniz de kol bandı uygulaması yapan otelleri tercih edersiniz.”

Şimdi bu cevap eğitimsizlik mi? Bilgisizlik mi? Anlık bir gaflet mi? Dil sürçmesi mi? Yoksa bildiğiniz akıl tutulması mı? Ben cevap vermekte güçlük çekiyorum. O akşamda bu cümlesinden sonra kendisiyle muhatap olma gereği de duymadım. Ne demiş İmam Gazali? Cahillerle tartışmayın, zira ben hiç kazanamadım…

Ben bu söze cevap versem iş daha farklı yerlere gidebilirdi. Ama aklı selim davranması gereken mekan sahibiyken, bu görev biz misafirlere düştü. Peki bitti mi? Bitmedi. Kendi işini çok iyi yaptığını zanneden müdür tekrar gelsin devletin yetkililerine cevap verebilsin diye 155’i aradım. Polis arkadaşlar geldi. Ekip aracı saray kapısından girer girmez ulaklar sayesinde kapıya telaş sardı. Bizim Mülazım-ı Sani  ve Hanımefendi polis arkadaşları karşıladılar. Ben bardan kovulmaktan beter duruma geldiğimizi içki, sigara ve yetişkinlere özel gösterilerin yapıldığı barda daha çocuk yaşta insanların yetişkinlerden daha fazla olduğunu söyledim. Polis arkadaşlar ilgileneceğiz siz bizi yalnız bırakın dediler. Çayları, kahvelerini içip gittiler. Ceza? Saraya gelmişin ne cezası? Tespit? E o da yok. Peki bu arada bizim Kolağası? O da yok. Dönüyorum dolaşıyorum Mülazım-ı Sani  ve Hanımefendinin yanına gidiyorum, derdimi anlatmaya çalışıyorum 10 dakika kesintisiz konuşuyorum. Ama onlar ne yapsın sonuçta onlarda emir eri. Bir şey diyemiyorum. Tek dediğim hepinizi bu Kolağası zulmünden kurtaracağım!

Şimdi ben Kolağasını hiç muhatap almadan üst rütbeye soruyorum;

Bu “temel ilkeleriniz” arasında yer alan:

“Misafir istek ve önerilerine duyarlı olmak ve bunları analiz etmek” İlkenize bu yazıdan sonra ne kadar sadık kalabileceksiniz? Bu kendini Sarayın Kolağası zanneden kişinin bizlere vermiş olduğu fütursuz cevaplara karşı bir tutum sergileyebilecek misiniz?

Personel seçimine ve eğitimine önem verme ilkenizle bu Kolağasının tutum ve davranışları bir tezatlık yaşatmıyor mu? Bizde bir söz vardır; ön teker nereye giderse, arka tekerde oraya gidermiş. Bölge Müdürünüzün müşteriye karşı böyle bir tutumu karşısında ses çıkarmazsanız, diğer personeller neler yapmaz? Eğitim vermesi gereken bir konumda bulunan bu kişi, yarı Türkçesiyle müşterileri memnun etmeye çalışan Kırgız çalışanlarından bile daha eğitimsizdir benim gözümde. Tabi eğitim dediğiniz sadece duvara asılan diplomaysa, artık o diplomayı üniversitelerde peynir ekmek gibi dağıtıyorlar. Önemli olan kişinin aile, çevre, arkadaş, müşteri, sosyal, vb. eğitimleri de alabilmesi. Bir kişiyi müdür konumuna getirirken keşke sadece diplomaya bakılmasa. Ama ben inanıyorum ki bu zat-ı muhterem bilgi beceri ve çalışkanlığıyla o konuma gelmedi. Gelse kibir olmazdı, gelse müşteri odaklı olurdu, gelse çalışanlarına karşı ali kıran baş keser gibi etrafta hem çalışanlarını hem müşterilerini rahatsız etmezdi…

Bir diğer temel ilkeniz olan; “Yasalara bağlı kalmak” konusunda acaba Kolağanız ne düşünüyor? Sigara ve alkolün su gibi tüketildiği ve bar niteliği taşıyan bir yere daha pusetlerle gelen çocukların varlığını, 7-17 yaş aralığında ki çocuk ve gençlerin ebeveynleri olmadan gelip zehir solduklarından haberi var mı mesela?

Diğer ilkelerinize hiç girmeyeceğim.  Bu yazıyı çok fazla kişiye, kuruma, sosyal medyaya göndereceğim. Belki denetim mekanizması işler. Bir yetkili çıkar, yapılan hadsizlik karşısında had bildirir. “Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor” demiş, Sultan II. Abdülhamid Han. Ben seneye yine bu oteli tercih edeceğim. Kolumda yine fotoğraf makinası olacak. Eğer saygıdeğer Kolağamız yaptığını her şeye rağmen haklı görür ve aynı hadsizliği gene yaparsa, bu kez karşısında kalemiyle had bildirmeye çalışan bir kişiyi bulmayacağından emin olabilir. 

Haber tarihi: 17 / 08 / 2018






Sonraki: 15 Temmuz Anısına...