Ve sevme hakkımı kaybettim.

Bana çok soruyorlar, neden evlenmiyorsun diye… Anlatayım.

Bir kez sevdim, bir kez inandım, bir kez aldatıldım. Ve sevme hakkımı kaybettim.

***

Seksenli yıllarda doğdum. Çocukluğum şimdiki çocuklar gibi bilgisayar başında geçmedi. Sokakta mevsimine göre oyunlar bulur, akşam ezanına kadar deli gibi oynardık. Küçükken de serseri bir insan değildim. Öyle yetiştirildim. Mesela misafirliğe gidince annemin babamın beni “-aman oğlum yapma” diye uyardığını hiç hatırlamam.

İlk aşkım lise zamanına denk geldi. Dediğim gibi o zamanlar, şimdinin fırsatları yok. İnternet yok, telefon yok. Türk Telekom’un, “altın rehber” isminde dağıttığı, telefon numarası olan herkesin numarasının kayıt edildiği defter vardı. Kişisel verilerin gizliliği o zamanlar pekte kayda değer bir şey değildi. Telefon sadece kablolu ve iletişim aracıydı. İşte o zamanlar gizli hafiye gibi çalışılır, kızın babasının ismi öğrenilir, altın rehberden telefon numarası bulunur, numara aranır. Sırf kızın sesini 3-5 saniye duyabilmek için. Sonra arayanın belli olduğu telefonlar çıktı, bu zevkten de mahrum kaldık.

İşte ilk aşk dediğim kişiye bu şekilde ulaşmaya çalıştım, evinin etrafında pervane oldum, beni fark etmesi için neler yapmadım. Fark etti. Bir süre sonra o saçma ve sonunu tahmin edemeyeceğim “benimle çıkar mısın” sorusu soruldu. Sorunun saçmalığı kadar, cevabın saçmalığı da kaçınılmazdı… “Biraz düşüneyim!” O arada ne düşünülür, neler hesap edilir hala anlamış değilim. Hele o birkaç günlük düşünme süresi erkek için eziyettir. Niye? Beklediğinin muamması, stres yapar, uykundan olur, ergen sivilcelerine yenilerini eklersin. Cevap hayırsa diyecek bir şey yoktur. Platonik sevdan bir süre devam eder o kadar.

Ben ilk aşkımdan “evet” cevabı almıştım. Yani ergen deyimiyle “çıkıyorduk.” Böyle zamanlarda sendeki ilk değişikliği ailen fark eder. Çünkü aşk gönüle girince, beyin yıllık iznine ayrılırdı. Saftirik bir şey olurdun. Saftık. Temizdik. Kız arkadaşımızla birkaç saat yan yana konuşabilmek bile büyük bir lütuftu. Elini tutmak rüyaydı. Şimdi ki aşklar gibi daha ilk saatlerde aşkım, bebeğim sululuklarına girilmezdi. Sadece canım demek için haftalar geçmesi ve benim için büyük bir özgüven gerekirdi.

İlk aşk unutulmaz derler ya, alakası yok. Ben unuttum. İlk aşkımın kim olduğunu değil, o zamanlar yaşadığım heyecanı unuttum. Nedendir bilinmez.

Lise zamanları, teknolojiye yeni yeni ısınmaya çalıştığımız zamanlardı. İnternet kafeler mantar gibi türemiş, chat odalarında herkes kendine sevgili bulma yarışındaydı. Cep telefonları yeni yeni çıkmaya başlamış, şanslı olanlar bir cep telefonu edinmişti. O zamanlar kızlar hoşlandığı erkeklere, erkeklerde hoşlandığı kızların cep telefonlarını çaldırır, kapatırdı. Konuşulmazdı. Mantık “şu an aklımdasın” mantığıydı. Şimdilerde telefonunda sonradan gördüğün bir çağrının ardından geri dönüş yaparsın, ama o zamanlar öyle değildi. Bir yemek ye gel telefonunda onlarca çağrı olurdu. Bununla mutlu olurduk.

Lise zamanında, üniversite zamanında yaşadığım “aşk” adı altında yaşanan ama adı aşk olmayan, “sadece vakit geçirme” zırvalıklarından bahsedecek değilim tabii ki. Zırvalık diyorum çünkü her ilişkinin içi boştu. Birkaç hafta içerisinde o kızdan ayrılacağını bilirdin. Ya sen daha güzelini bulmuşsundur ya da kız arkadaşın senden daha yakışıklısını bulmuştur. Ama o tekmeyi sana vurur, ama sen ona. Sonuç aynıdır. Bazıları sevgili çetelesi tutar ve bununla övünürdü. Ama ben hiçbir zaman böyle bir şey ile övünen insan olmadım. Belki de düzene ayak uydurmuştuk.

Ama çok sonra aşık oldum. Ama öyle böyle değil. Beynimdeki dopamin seviyesini tavan yaptığını hissedecek kadar sevdim. İştahım kesiliyor, onu görmek için bahaneler arıyor, mazeretler uyduruyor, aklımı başka bir şeyin meşgul etmesini bile istemiyordum.  Ben çalışıyordum, o okuyordu. Aynı şehirdeydik. Benim şehrimde. Bizim şehrimizde. Öyle ki onun haricinde hiçbir kimse, olay, olgu, beni ilgilendirmiyordu. Onunda beni sevdiğinden bir o kadar emindim. Ve insanın sevilmesi kadar güzel bir şey yoktu. Onunla geçen saatler dakika gibi geliyor, günler su gibi geçiyordu. Ertesi gün onu görecek olmanın mutluluğu ile uyuyor ve uyanıyordum. Durum öyle bir hal aldı ki sürekli beraber olmak isteği, takıntı hale geldi, bu durum beynimdeki serotonin seviyesini azalttığından obsesif davranışlar sergilemeye başladım. Kıskançlık had safhaya ulaşmış, ayrılma kaygısı tavan yapmıştı.

Hayata atılma zamanlarıydı. Okulum bitmiş çalışıyordum. Kendisi öğretmen olacaktı. Ailesi problemliydi. Babası “ben kızımı farklı bir memlekete göndermem” diyordu. Annesi ılımlıydı. Bir hal çaresini bulacaktık. Ne yapabilirdik. Ailesi memur olsun dediler. Memur olmak sanki ha deyince olunacak bir şeymiş gibi. Ama aşık adama söz geçer mi. Oluruz dedik. Neydi arkadaş memur olmak için gerekli olan? Koca bir KPSS puanı. Oturduk birlikte çalıştık. Herkes kafelerde başlayan ve sonra ücra köşelerde sona eren aşk kaçamakları yaparken, biz olgun düşündük. Oturduk geleceğimiz için ders çalıştık. Çalışmak zorundaydık. Çünkü gelecek planları yapmak için, hayal kurmak yetersiz, icraat gerekliydi.

Sınava girdik. O çok yüksek puan aldı. Bense ortalama bir puanda kaldım. Aslında bu puan lise ve üniversitenin bana katabileceği son puandı aslında. Gereksiz bir lisede okuyup, mecburen bu lisenin devamında gereksiz bir bölüm bitirmenin acı sonuçlarını sınav sonucunda görmüş olduk. Bu puanla ne yapılabilirdi? Kamuda bir yere girilebilirdi. Ama bu iş için, önce çalıştığın işinden, ailenden, arkadaşlarından, memleketinden, o yaşa kadar tanıdığın kim varsa onlardan uzaklaşman demekti. Ne yaptım? Seven insan ne yapmaz. Tamam dedim. Öyle yapalım dedim. Serde erkeklik var. Geri adım atmak yok. Ama bu mesleği yapabilmen için önce sıkı bir eğitimden geçmen gerekli tam 6 ay. Ona da hay hay dedik. Yaparız. Yaptım da… Üzerime düşen ne varsa yaptım. Onun için, yıllar sonra dirsek çürüttüm. İşi savsakladım. Beni seven insanları, ailemi, arkadaşlarımı ihmal ettim. Bu ihmal saatler, günler, aylar değil; onunla geçen yılları kapsıyordu.

Peki ne mi oldu?

O KPSS’den yüksek puan alınca, bana yakın bir ile geldi. Çok mutluyduk. Hedeflerimize bir bir ulaşıyorduk. Önce onun okulu bitmişti. İlk sınavda öğretmen oldu. Benim için ışık görünmüştü. Onun ailesi hala problemdi. Annesiyle tanışmıştım. Annesi ailemi tanıdı, memleketine giderken “kızım önce Allah’a sonra size emanet” dedi. O derece güvenmişti, öyle zannetmiştik. Ya da öyleydi şartlar sonradan değişmişti.

Ben eğitim için gün sayarken, kendisinin memleketine yakın ama bana çok uzak bir yere ataması çıktı. Üzüldüm. Çocuk gibi ağladım. Hayatımın merkezindeki insanı hiç bilmediğim bir yere, hiç tanımadığım insanların arasına gönderiyordum. Şüphe, kıskançlık, her an yanında olma duygusu bana da saçma sapan şeyler yaptırıyordu. Bu da ilişkimize zarar veriyordu. Bu süreçte annesi ile babası boşanmıştı. Biz mesafenin uzak olmasından dolayı dert yanıyor, sürekli stres altında tartışıyorduk.

Gözden uzak olan gönülden de uzak olur mu? Olurmuş. 

İnsanın hayatında affedemeyeceği hatalar vardır. Bu uzak kaldığımız süreçte affedilmeyecek bir hata yapmıştı. Bana yalan söylemişti. Ben onun için deli gibi mücadele ederken, o kendi bahanelerini sıralamış, önce kendisine yakışmayacak, sonra bir sevene yapılmayacak yanlışlar yapmıştı. Seven insan kör olur derler. Hatasını affetmiştim. Ama ona olan şüphelerim, kıskançlığım, had safhaya ulaşmıştı. Ve bu ilişkiyi çıkmaza sürüklüyordu.

“İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?"

Kürk Mantolu Madonna | Sabahattin ALİ

6 aylık eğitimim başlamıştı. Kırgınlık vardı. Kızgınlık vardı. Güven kaybı vardı. İtimatsızlık vardı. Eskisi gibi olabilmeyi umut ettim. Belki bu boşa kürek çekmekten farksızdı. Ama inanmak istedim. Daha eğitimimin ilk günlerinde haber aldım. Annesi ile babası boşanmıştı. Annesi kızının yanında kalıyordu. Öyle ki zamanında “Önce Allah’a sonra size emanet” diyen kişi, inandığı Allah’a şirk koşarcasına kul hakkı yiyor, eğer bu çocukla evlenirsen, hakkımı sana helal etmem diyebiliyordu. Kul hakkı değil miydi bu? Genç bir insanın hayallerini çalmak değil miydi? İşini, ailesini, arkadaşlarını, sevdiklerini, memleketini senin kızın için geride bırakan insana kötülük değil miydi?

Evet bana ömrüm boyunca yapılan en büyük kötülüğü sevdiğim insan ve annesi yapmıştı. Daha sonrasında küstük, barıştık. Ayrıldık, tekrar bir araya gelmeyi denedik. Olmadı. “Çünkü sevmek yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildir.” Diye bir söz duymuştum. Öyleydi. Kolay olmadı.

İşte bu olay benim insanlara olan tüm güvenimi almıştı. Benden koca bir “ah” almışlardı. Ben maalesef kinci bir insanım. Hiç kimse yaşadığını yaşamadan ölmesin isterim. Bu dünyada yaşatılan haksızlığın öbür dünyada değil, bu dünyada karşılık bulmasını isterim. Ama bu dünyada ama öbür dünyada hayatımın içine eden en sevdiğim insanın yaptığı kötülüklerin karşılık bulması en büyük arzum. Aradan tam 11 yıl geçmiş ve bu arzumdan gram eksilme yaşanmadı.

Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. O beni çoktan unutmuş olacaktı. Kim bilir şimdi kimlerle yaşıyor, kimlerle dolaşıyordu.

Kürk Mantolu Madonna | Sabahattin ALİ

Sabahattin Ali’nin yukarıda alıntı yaptığım iki cümlesi benim hayatımın özetidir aslında. İnsanlara olan inancım, aradan yıllar geçmesine rağmen değişmedi. Kimseyi sevemiyor, kimseye güvenemiyorum. Onunla kurduğum hayalleri bir başkasıyla yaşamak düşüncesi bile onu aldatmışım hissiyatı veriyordu. Hatta bana komik gelen aslında trajikomik olan, bu ilişkinin ardından acaba olur mu diye tanıştığım hatta zorla tanıştırıldığım insanlarla neden birlikte olamadığımdan bahsedeyim;

Meslektaştık. Neler çektiğimi az biraz bilen arkadaşlarım aynı okuldan mezun olduğumuz sima olarak birbirimizi tanıdığımız ama muhabbetimizin olmadığını birini söylediler. Tamam dedim konuşalım. Ayrı şehirlerdeydik. Olmayacağını bile bile zorlama bir tanışma süreciydi. Daha ikinci haftada kız bana telefonda bir konu hakkında konuşurken “aptal mısın” dedi. Bu kelime bana o kadar itici geldi ki, daha benim için yeni bitmiş sayılan ilişkimde birbirimize şakayla da karışık manyak bile dememişken böyle bir kelimenin ardından kızın suratına telefonu kapattım. 2 gün aramadım. 2 günün ardından bana telefon açan karşı taraf, ağzına geleni saydı telefonu suratıma kapattı. Hissizleşmiştim. Toplu iğne ucu kadar üzülmedim.

Aradan biraz daha zaman geçti, bir kız daha var tanış dediler. Tamam dedim. Kız daha ilk haftada “senin sosyal medyada kaç arkadaşın var, hesapların şifrelerini istesem verir misin? Gibi liseli muhabbetlerine girince ardıma bakmadan kaçtım.

Başka bir kız daha vardı birbirimize uzaktık. Yine de tanışmaya gittim. Ben 3-4 yıl evlilik düşünemem deyince bitti. Sonradan öğrendim ki 6 ay içerisinde başkasıyla tanışmış, sözlenmiş, nişanlanmış ve evlenmiş. Ne demiş büyüklerimiz büyük lokma ye, büyük laf söyleme. İyi ki büyük konuşmuş ve benimle olmamış…

Sonra başka biri ile daha tanıştırıldım. Aileler her ne kadar birbirini tanısa da biz birbirimizi tanımıyorduk. Tanışır mısınız dediler, olur dedik. Birbirimize uzaktık. Telefonla iletişim kuruyorduk ama nasıl? Sadece mesajlaşarak. Kızın kendi yaşıtları çocuklarını okula götürüp getiriyor bizim ki hala abim böyle şeylere kızar aman duymasın modunda. Oraya geleyim tanışalım, hayır olmaz. Sen gel? Şu an olmaz. Telefonla arayayım, hazır değilim. Görüntülü konuşalım? Ay hiç benlik değil! Eee? İletişim çağında bu ne iletişimsizlik.  Zorla satış yapmak isteyen pazarlamacılar gibi hissettim kendimi. Bir süre sonra muhabbet içerisinde aşk benim için ikinci planda, kariyer hedefliyorum deyince, sana hayırlı kariyerler canım dedim, muhabbeti bitirdim. Sonra duydum ki çalıştığı kurum işten çıkarmış, kendine zengin bir koca adayı bulmuş. Evlendi mi bilmiyorum. Kariyer planlaması istediği gibi gitmese de, aşk evliliği değil de mantık evliliği yapacağı kesin. Bu da alternatif bir kariyer planlaması olabilir kendisi için.

Yine arkadaş tavsiyesi. Yine mesafe problemi. Telefon ile iletişim halindeyiz. İlk fırsatta tanışacağız ama kız o kadar sabırsız ki, yüz yüze konuşulacak şeyler vardır, mesajlaşma yoluyla öğrenmek istiyor. 1 hafta sonra yüz yüze ilk defa görüşeceğin bir insanla daha görüşmeden evlilik meseleleri felan konuşulması saçma. Ya da bana saçma geliyor. Yine iletişimsizlik, yine sen neden benim hakkımda bir şeyler merak etmiyorsun triplerinin ardından, hevesimi kaçırdın demesi üzerine, kendisine hevesini kaçırdığım için özür diledim. Ve telefonun başından kaçarak uzaklaştım.

Bunlar bazıları. Daha da komikleri var ama aracı olanların bu yazıları okuyup alınganlık yapmasından çekindiğim için yazmadım.

Sonuç olarak bu yaşa geldim. Bir kez sevdim, bir kez inandım, bir kez aldatıldım. Ve sanırım sevme hakkımı kaybettim. İnsanların cıvık aşklarını, samimiyetsiz ilişkilerini, çıkar üzerine kurulmuş evliliklerini, gördükçe midem bulanıyor. Evli insanların başkalarıyla, bekârların bile bile evli olan insanlarla olan münasebetleri beni evlilik düşüncesinden uzaklaştırıyor. Daha evlenmeden boşanmayı düşünmeleri, evliliği ticarete dönüştürmeleri, ne olacak en fazla boşanırız diye diye bunu normalleştirmeleri insanlara olan güvenimi alt üst ediyor.

İnançlı bir insanım. Velhasıl kelam her şey nasip. Bu zamana kadar olacaklara oldurmayan rabbimin bir bildiği vardır.   Bununla ilgili çok yerinde bir hadisi şerif var: “Nasibuke yusibuke velev künte fi tahte’l cebel” [Bir Dağın Altında Olsan Bile, Nasibin Seni Bulur.]

Haber tarihi: 01 / 08 / 2020






Sonraki: Kendime Mektup